Patagonya‘da seyahat etmek, hiçliğin içinde kaybolmak gibi. Biri “hiçlik” nasıl bir şey dese burayı tarif ederdim mutlaka. Bana eşlik edense sadece sonsuz gökyüzü ve çalılar. Ama onlar hep buradalar. Belki ben onlara eşlik ediyorum günlerce, saatlerce süren otobüs yolculuğunda. Yol, bu sefer dünyanın sonundaki şehir Ushuaia‘ya çıkıyor.Bitmek tükenmek bilmeyen bir düzlükte yolculuk başlıyor.

Ushuaia Yolculuğu

İlk olarak Comodoro Rivadavia şehrinde mola veriyoruz. Comodoro Rivadavia, Arjantin’den çok Amerikan şehirlerine benziyor. Sokaklarında cipler, dev süper marketler var. Sonradan anlıyorum ki Rivadavia bir petrol şehriymiş. Doğal olarak (!) Amerikanlaşmasının sebebi de buymuş. Otobüs yolculuğu çok rahat. Alkollü içki servisi var ve molalardaki restoranlarda ücretsiz yemek ikram ediliyor. Bunu da Juan Baratti diye genç bir çocuktan öğreniyorum. Boş boş bakınırken restoranı gösterip “burada yiyeceğiz” diyor. 🙂

Ushuaia, Ateş Toprakları’nda yer alan Arjantin’in en güneydeki şehri. Puerto Madryn şehrinden başladığım yolculuk tam 32 saat sürüyor. Bu Bali, Labuan Bajo arasında yaptığım otobüs yolculuğundan 4 saat daha az. Endonezya’daki rekorumu bu sefer de kıramıyorum. Buraya aslında otobüsle taa Sao Paulo’dan geldim ve 1 aydan beri yollardayım.  Ama bu sefer yol bitiyor. Buradan sonrası Antartika ve bu seferlik Antartika’ya gitmeye niyetli değilim. Ushuaia’da kalıp kuzeye And Dağları boyunca Patagonya’da devam edeceğim.

Puerto Madryn’den Ushuaia’ya direkt otobüs yok. Rio Gallegos’a gidip oradan Ushuaia’ya otobüsünü beklemeye başlıyorum. O kadar uzun bir yol gelmişim ki mevsim bile değişmiş. 1 gün öncesinden denize girip güneşlenen ben, titremeye başlıyorum. Sıcaklık en az 20 derece düşüyor. 1 günde mevsim değişiyor ve kış oluyor. Gerçekten çok ilginç bir deneyim.

Macellan Kanalı

Rio Gallegos’dan yola çıktıktan bir süre sonra Şili sınırına geliyoruz. Burada pasaportlarımızı damgalatıp bu sefer Şili içinde yola devam ediyoruz. Punta Delgada’da otobüsten tekrar iniyoruz. Burada güzel bir deniz feneri ve restoran var. Macellan Kanalı’nı geçmek için büyük bir gemiye biniyoruz. Dev dalgalar gemimizi bir sağa bir sola sallıyor hatta yol boyunca hastalananlar oluyor. Şili’de birkaç saat yol aldıktan sonra tekrar Arjantin’e giriyoruz. Yine sınır, yine pasaportlar çıkıyor. Patagonya’da devamlı bir Şili’ye bir Arjantin’e girip çıkıyoruz. Türklere vize yok ve sınırda hiçbir sıkıntı çıkarmıyorlar.

Ushuaia’ya yaklaştıkça Patagonya’nın şekli de değişiyor. Başta küçük ve zayıf ağaçlar çıkıyor karşımıza, daha sonra doğa canlanmaya başlıyor. Biz yaklaştıkça ormanlar, dağlar büyüyor ve daha görkemli bir hal alıyor. Galapagos Adaları’nda olduğu gibi, aynı türler burada da çok yakın mesafeler olmasına rağmen farklı ekosistemlerde farklı yönlere evrilmiş. Darwin Teorisi’nin neden bu topraklarda filizlendiğini kendi gözlerimle görüp daha iyi anlıyorum.

Yol üstünde Rio Grande şehrinde yolcuların büyük bir kısmını bırakıyoruz. Dağlarda yılan gibi kıvrılan yolların, uçurumların arasında yol alarak, birkaç saat sonra dünyanın sonundaki şehire, Ushuaia’da ulaşıyoruz.

Burada hosteller bayağı pahalı. En ucuzlarından bir tanesiyle gecelik yatak fiyatı 25 dolara anlaşıyorum. Merkeze 10 dakika yürüme mesafesinde, biraz yokuş ama temiz ve rahat bir hostel. Akşam 6 gibi varıyorum şehire ve biraz dolaşayım diyorum. Hava güneşli ama bayağı soğuk. Yorgun olmama rağmen birkaç saat koyun etrafında yürüyorum. Şehir küçük ve turistik. Binalar sevimli. Koyda Antartika’ya gidecek gemiler demir atmış. Sabah Beagle Kanalı’nı gezmek için bir tur satın alıyorum. Buraya gelme sebeplerimden bir tanesi de Beagle Kanalı… Günbatımını bekliyorum ama akşam vakti olmasına rağmen hala günlük güneşlik. Patagonya yazında güneş gece 11 civarında batıyor. Çok yorgun olmama rağmen güneşi batırıyorum. Patagonya’da güneş, her yerden daha farklı batıyor.

Beagle Kanalı

Sonunda ismini Charles Darwin’in araştırma gemisinden alan Beagle Kanalı’ndayım. Sabah 7’de başlıyor kanal gezimiz. O kadar soğuk ki üst üste giyiniyorum. Herkes geminin içinden izliyor dışarısını ama ben uzaktan izlemek için gelmedim tüm o yolu. Yol boyunca güverteden izliyorum etrafı. Bir tarafım Şili, diğer tarafım Arjantin; 1930 yılında ünlü Monte Cervantes gemisini batırmış bu acımasız kanal boyunca yavaş yavaş ilerliyoruz.

İlk olarak karşımıza Isla de los Pajaros (kuş adası) çıkıyor. Küçük bir ada ve üzerinde yüzlerce karabatak var. Uzaktan penguen gibi görünseler de aslında bunlar karabatak. Turuncu ayaklarıyla kendilerini ele veriyorlar. Aslında bu adalar birer volkanik kaya parçası. “Vaktinde Darwin burada da araştırmalar yaptı mı acaba?” diye soruyorum kendi kendime.

Kuş Adası’ndan sonra sırada Isla de los Lobos (kurt adası) var. Buraya neden Kurt Adası demişler pek anlamıyorum çünkü üzerinde kocaman bir denizaslanı kolonisi var. Keyifle sefa içinde yayılan denizaslanlarını izledikten sonra Dünyanın Sonundaki Fener’in olduğu küçük kayalığa geliyoruz. Les Eclaireurs feneri gerçekten fotoğraf için mükemmel bir görüntü veriyor ama her ne kadar tüm dünya tarafından Dünyanın Sonundaki Fener olarak bilinse de aslında Jules Verne’nin bahsettiği fener burası değil. Kitapta adı geçen fener, Beagle Kanalı’nın doğusunda, Los Estados adasındaki San Juan del Salvamento deniz feneri. Sadettin Teksoy misali bu aldatmacayı ortaya çıkardıktan sonra yolumuza devam ediyoruz.

Puerto Williams

Kanal boyunca ilerlerken sağımızda küçük bir kasaba görüyorum ve oradaki Arjantinlilere soruyorum. Burası neresi? Burası Puerto Williams kasabası, Şili diyorlar. Ee tamam da hani Ushuaia dünyanın en sonundaki şehirdi? Bu kasaba daha güneyde kalıyor ama? Bir şok daha yaşıyorum.. Bir aldatmacanın şokunu üzerimden atamamışken 2. şok geliyor. Penguen görünümlü karabataklar, dünyanı sonundaki ama aslında sonunda olmayan fener ve dünyanın sonunda olan ama aslında olmayan, tüm şöhreti Şili’nin minik Puerto Williams kasabası hak ederken bunu çalan Ushuaia! Beagle Kanalı turunu sanki eski sevgilim yapmış gibi bir his. Her şey yalan 🙂 Şaka bir yana gezdiğim en muhteşem yerlerden biri Beagle Kanalı.

Son olarak Beagle Kanalı’nın Atlantik Okyanusu’na açılan ağzına kadar gelip Martillo Adası’nı ve öncesinde Puerto Madryn şehrinde tanıştığım Macellan Penguenlerini izleyip geldiğimiz yoldan geri dönüyoruz.

Hem büyük Okyanus’un hem de Atlas Okyanusu’nun (Ushuaia 2 okyanusun birleştiği noktada yer alıyor) rüzgarlarını yedikten sonra feci halde acıkıyorum ve güzel bir restoran arıyorum. Dünyanın bir ucundayım ve karşıma “el turco” diye bir restoran çıkıyor. Aha! bizimkiler burayı da keşfetmişler diye içeri dalıyorum ama ne sahibi ne de garsonlar isminin neden “Türk” olduğunu bilmiyorlar. Geceyi hayatımda gördüğüm en canlı ve güzel barda bitiriyorum..  Bar Irlandes, Dublin. 🙂 Zorlu Antartika’ya ya da kuzeye gitmeden önce İrlanda barı.. Gayet mantıklı. 🙂

Zorlu Yürüyüş

Buz gibi soğuk bir Ushuaia sabahına daha uyanıyorum. Hedefte Dünyanın Sonundaki Postane ve civarındaki yürüyüş parkuru var. Her zamanki gibi pek de hazırlık yapmadan akşamdan ayarlıyorum ulaşımı. Tierra Del Fuego (Ateş Ülkesi) Ulusal Parkı’na 30 dakika sürüşten sonra ulaşıyoruz. Ushuaia’yı da içine alan bu büyük alana Ateş Ülkesi ismini, gece yerlilerin yaktığı öbek öbek ateşleri gören Macellan tarafından verilmiş. Birkaç sene önce Filipinler’in Cebu adasındayken, 1521 yılında orada öldüğünü öğrenmiştim Macellan’ın. Şimdi ise binlerce kilometre uzaktayım ve bu topraklara ismini Macellan vermiş. Muhteşem bir hayat.

İlk olarak postaneye giriyorum. Buradan dünyanın her yerine mektup yollayabiliyorsunuz. İçeride Noel Baba’ya benzeyen hafif kırık bir amca var. Küçük bir ücret karşılığında pasaportunuza penguen damgası vuruyor bu amca. Ben de pasaportumu uzatıyorum ama dev bir damga ile geliyor Noel Baba. Bu ne yahu derken pasaportu damgalıyor. 🙂

Hava çok soğuk ve yağmur yağıyor. Ortada da hiç kimse yok. Yürüyüş yapacağım ve ne tarafa gideceğimi sorabileceğim insan bile yok. Minibüs beni postanenin oraya bırakıp gidiyor, 5’te diğer tarafta hazır ol diyorlar sadece. Sonunda bir adam görüyorum ve patikayı gösterip şuradan devam et diyor. Birkaç kuş, yağmur ve ben yürümeye başlıyoruz..

Daydreamers

Bazen tepelere çıkıyorum, bazen birbirine benzeyen küçük koylara geliyorum. Yol boyunca bazen kaybolsa da sarı renkte işaretler var ve onu takip etmek gerekiyor. Yağmur sertleşiyor. “Yahu ben neredeyim, ya ayı, kurt falan varsa etrafta!” diye soruyorum kendi kendime. 2  saat çamura bata bata yürüdükten sonra birkaç kilometre ötede yürüyen bir kadın daha görüyorum. Bazen kayboluyor bazen de fosforlu renkteki montunu görüyorum. Genelde tırmanarak ve hayatımda ilk defa gördüğüm kuş türlerini izleyerek yoluma devam ediyorum. O sırada fosforlu montu olan kadın bana doğru geliyor. Selamlaştıktan sonra “neden geri döndüğünü” soruyorum, o da kendinden emin bir şekilde geri dönmediğini yolunda devam ettiğini söylüyor. Yaklaşık 10 dakika tartıştıktan sonra aslında benim değil, onun yönünü şaşırdığını kabul ediyor. Eğer bu yönde devam ederse başlangıç noktasına ulaşacağını ve geceyi bu soğuk parkta geçirmek zorunda kalacağını çünkü hiçbir Arjantinlinin onu aramaya gelmeyeceğini anlatmam, inadını kırmamda etkili oluyor..

Avustralyalı doktor Amy ile yürümeye devam ediyoruz. Yarım saat kadar yürüdükten sonra yine karşıdan bir kadın geliyor ve yine aynı ikna çabaları. Bu seferki siyahi bir Fransız ve hiç parası olmadan, barlarda şarkı söyleyerek dünyayı geziyor. Onu da kaybolmaktan kurtardıktan sonra biraz ağızlarını arıyorum. İkisi de devamlı daydreaming (kollarını açıp kendi etraflarında dönüyorlarmış) yapıyorlarmış. Tabii dönünce yönünü de şaşırıyor insan. 🙂

Burası o kadar özel bir yer ki tek kalmak istiyorum ve fotoğraf çekeceğim bahanesiyle bu 2 arkadaşı birbirine emanet edip bitiş noktasında buluşmaya karar veriyoruz. O kadar mutluyum ki anlatamam. Dünyanın sonundayım, izlediğim uçsuz bucaksız okyanusun ötesi Antartika.. Hayatımın en huzurlu anlarını yaşıyorum belki de.

Yavaş yavaş 6-7 saat süren yürüyüşten sonra Alakush (isim Türkçe ama bağlantısını kimse bilmiyor. Muhtemelen Buenos Aires’ten ticaret için buraya gelmiş Ermeniler tarafından açılmış bir restoran.) isimli restorana ulaşıyorum. Bizim kızlar da orada.  Kırmızı bira içip empanada yiyerek kutluyoruz bu güzel günü. Akşama da Dublin Bar’da buluşmak için sözleşiyoruz.

Martial Buzulu

4. günümde küçük kasabada dolaşıyorum sonra İngiliz arkadaşlardan yakınlarda bir buzul olduğunu duyuyorum. Son günüm ve buzul yürüyüşü iyi bir fikir. Akşam 8 gibi Taksiyle yürüyüşün başladığı yere çıktıktan sonra bayağı dik olan yokuşu tırmanmaya başlıyorum. Burada mükemmel bir Ushuaia manzarası var. Ben buzula tırmanırken herkes aşağı iniyor. 🙂 Yine yanlış zamanlama diye düşünüyorum. Buzula ulaşıyorum ama Martial Buzulu öyle çok görkemli değil ama zorlu olsa da yürüyüş muhteşem. Hava yavaş yavaş kararmaya başlıyor ve ben dağın tepesinde yalnızım. Hızlı bir şekilde yuvarlanmadan (!) aşağı iniyorum ama aşağıda da kimse kalmamış. Uzun bir yürüyüşle otoyola araba bulurum ümidiyle iniyorum ve çok beklemeden 3 genç arabasına alıyor beni ve Ushuaia’ya götürüyorlar. Her yol dünyanın sonuna çıkıyor.

sabah 5:30'da eksi derecede uyanınca ben :/

A post shared by fatih koparan (@ifkoparan) on

Otobüsüm sabah 5’te ve kalktığımda büyük bir sürprizle karşılaşıyorum. Yüzümde hala güneş yanıklarının acısı varken lapa lapa kar yağmaya başlıyor. Otobüsün camından yağan karı izleyerek kuzeye Şili’nin Punta Arenas kentine doğru yol alıyorum…

Cusco yazısı için 

5 Yorum

  1. ayaklarına, kalemine vizörüne sağlık… büyük bir keyifle okudum… devamının gelmesinde önüne çıkabilecek tüm engelleri rahatlıkla aşmanı dilerim… sevgiler…

  2. İstanbul trafiğinde bu yazıyı okumak !
    Hayallerimi yaşama cesaretinden dolayı sana gıpta ediyorum.
    Bol bol gez, bol bol paylaş…

Yorum Bırakın